Wadanotad!

Siz de benim gibi Lost’un finalini beğenmeyenlerdenseniz, bir de bu alternatif finali izleyin :) Bazı dizi ve filmlerin finallerini beğenmeyip, alternatif animasyon finaller yapan How It Should Have Ended sitesi Lost’a da el atmış ve ortaya neşeli bir final çıkmış.

A Clockwork Orange

http://scrapetv.com/News/News%20Pages/Politics/images-2/a-clockwork-orange-alex.jpg

Stanley Kubrick ve Anthony Burgess dehasının ortak bir ürünü olarak ortaya çıkan filmde nerelere gönderme yok ki? Toplumun en küçük birimi olan aile kurumu içindeki bireyler arası iletişim bozukluğu, suç işlemenin nedenleri, suçluları iyileştirme ve topluma kazandırma yollarındaki çarpıklıklar, siyaset ve bürokrasinin çirkin yüzü… Filmin konusunu kısaca şu şekilde özetleyebilirim: Alex ve 3 arkadaşı bir çete kurmuşlar ve geceleri insanları darp ederek, kadınlara tecavüz ederek, hırsızlık yaparak eğlenmektedir. Alex’in arkadaşları, onun liderliğinden sıkılmışlardır ve ona bir tuzak kurarlar. Bir gece hırsızlık için girdikleri evde, Alex evdeki kadını yanlışlıkla öldürür ve dışarı çıktığında arkadaşları onu bayıltırlar. Böylelikle polis Alex’i yakalar ve 14 yıla mahkum edilir. Hapishanede 2 yıl geçirdikten sonra, hükümetin suçluları topluma kazandırmak için yeni uygulamaya koyduğu ve hiç kimse üzerinde denenmeyen yöntemini denemeye karar verir. Bu deney sonucunda, 2 hafta içinde, saldırganlıktan ve suçtan uzak bir birey olarak topluma geri dönecek ve özgürleşecektir. Ancak deney, Alex’in beklediği gibi olmaz. Çok zor şartlarda gerçekleşen deneyden sonra Alex, gerçekten 2 hafta sonra şiddet dürtüsünden arınmış bir halde topluma geri döner. Ancak dışarıda her şey çok değişmiştir ve Alex eski günlerinin hesabını verecektir.

Aile içi iletişim bozukluğu, filmde başarıyla vurgulanmış. Alex’in anne ve babasının birbirlerine isimleriyle değil de “anne” ve “baba” şeklinde hitap etmeleri, çocuklarının geceleri ne yaptığından kesinlikle haberdar olmamaları ve çocukları hapishanedeyken onun odasına bir kiracı alıp, Alex hapisten çıktıktan sonra da, kiracı yerine Alex’i kapı dışı etmeleri, bu bozukluğa örnek teşkil edebilir.

Emre ve amirlere tam itaat de filmde bahsedilen başka bir konu. Alex’in kaldığı hapishanedeki Hitler kılıklı uyuz gardiyanın, disiplinden asla ödün vermeden, kurulmuş bir saat gibi (clockwork) emre itaat etmesi ve her cümlesinin sonuna eklediği “sir” hitabı, bürokrasinin saçmalığına iyi bir gönderme olmuş.

Film, sinema tarihinin en şiddet dolu filmlerinden biri. Fiziksel şiddeti pek fazla göremiyoruz ama filmi izlerken beynimiz güzelce tokatlanıyor. Alex’i ıslah etme çalışmaları sırasında uygulanan deneyin, Pavlov‘un klasik koşullanma yoluyla köpeklerine öğrettiği davranışlardan hiç bir farkı yok. Alex’i şiddetten uzaklaştırmak için, gözlerini kapatmasına izin vermeden yine şiddet sahnesi izlettiriliyor.

Deney sonucunda Alex’in “olup olmadığını” kontrol etmek amacıyla düzenlenen gösteri sonucunda, Alex’in artık “olduğuna” karar veriliyor. Evet Alex gerçekten şiddetten arınmış ve yeni doğmuş bir bebeğin duygularına kavuşmuştu da, yine de bir yerde bir yanlışlık vardı. Bunu da hapiste Alex’i tek anlayan adam olan papaz açıklıyor: Alex toplumun kurallarına uymayı, herkesin istediği gibi davranmayı öğrenmiş olabilir ama artık bir seçim yapma, istediği gibi davranma şansı yoktur. Yani toplumun kurallarına uymanın dayatılması, insanın öz iradesini tamamen elinden alıyor.

Alex hapisten çıkıyor ve topluma karışıyor. Eve gidiyor ama odasının başkasına kiralandığını görüyor, evi terketmek zorunda kalıyor. Dışarıda boş boş gezerken bir dilenci para istiyor ve o da iyi insanların yaptığı gibi dilenciye para veriyor. Ama o da ne? Bu dilenci Alex’in “eski” hayatında, arkadaşlarıyla birlikte dövdüğü dilenci. Adam Alex’i tanıyor ve oradaki diğer dilencilere bunu söylüyor. Tüm o yaşlı adamlar Alex’in üstüne çıkıyor ve onu dövmeye başlıyor. O anda Alex’in düşüncesi çok şey anlatıyor: “Yaşlılar, gençlerin üstünde.” Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. O sırada Alex’i kurtaran polisler de Alex’in eski çete arkadaşları. Söylediklerine göre “işe girme yaşları gelmiş ve polis olmuşlar”. Savunma mekanizmaları içinde ‘yüceltme’ deniyor buna. İnsanın içinde yer alan şiddet duygusunu, toplumun kurallarına uydurmak için, toplumun kabul ettiği bir şekilde dışa vurmak.

Filmin son bölümünde ise siyasi çekişmelerin insanları ne hale soktuğu anlatılıyor. Alex, iktidar ve muhalefet arasındaki rant kavgasına kurban gidiyor.

Daha anlatılacak çok şey var ama yazı uzadıkça uzadı. Son olarak da şunu belirteyim: Filmde Beethoven‘in 9. Senfonisi ve “Singin’ In The Rain” çok farklı bir şekilde kullanılmış. Alex’in tam adı da Alexander. bunun The Great Alexander, yani Büyük İskender‘e bir gönderme olduğunu düşünüyorum.

Filmin geçtiği ülke belli değil. Çünkü bu, tüm dünyanın sorunu. İktidarın ve güç sahiplerinin istekleri doğrultusunda, halkın makinalaşması, seçme hakkının elinden alınması, bu filmde müthiş bir şekilde iredelenmiş.

Little Miss Sunshine

http://dandel.net/wordpress/wp-content/uploads/2009/10/109815-1-little-miss-sunshine2.jpg

Son zamanlarda izlediğim en keyifli, en samimi Hollywood filmi. Yol filmlerini çok severim, bu film de bir yol filmi. Ama şu Chevy Chase‘in başrolde olduğu, Amerikalı ailenin toplanıp, Avrupa’ya falan seyahate gittikleri yol filmlerinden değil. Çok farklı. Çok daha başarılı. Senaryo ve oyunculuklar harika. Film aslında bir komedi filmi ama filmin içerisinde bir çok dram da var. Ancak bu dramatik anlar filme öyle yedirilmiş ki, filmin bütünlüğünü hiç bozmuyor.

İlk sahnede, aile bireylerini tanıyoruz. Evin 7 yaşındaki küçük kızı Olive, bulundukları şehirde güzellik yarışmasında 2. olmuş ama aynı yarışmada 1. seçilen çocuğun diskalifiye edilmesiyle, California‘da yapılacak olan ‘Little Miss Sunshine Güzellik Yarışması’na katılmaya hak kazanıyor. Kocaman gözlükleri, şişko göbeğiyle o yarışmada iddialı olacağına pek inanamıyoruz. Evin babası, başarı ve kazanma kavramlarına takmış, hatta ‘kazanmak için 9 adım kuralı’ gibi bir teori geliştirmiş bir eğitmen. Devamlı başarılı olmaktan ve ‘loser’ olmamaktan bahsediyor. Evin annesi, aile birliğine önem veren, tüm olumsuzluklara karşın aileyi bir arada tutmaya çalışan sevimli bir kadın. Bu kadının kardeşi, yani evin dayısı, Amerika’nın en iyi Proust profesörü. Bir gün üniversitedeki bir erkek öğrencisine aşık olur. Çocuk buna yüz vermez, üstüne üstlük, gider Amerika’nın en iyi 2. Proust profesörüyle birlikte olur. Bunun üzerine evin dayısı da intihar etmeye çalışır ama bunda başarılı olamaz. Üniversitedeki işinden atılır ve ailemizin evinde gözetim altında tutulmaya başlar. Evin abisi, 18 yaşlarında, ergenlik sorunları yaşayan bir Nietzsche hayranı. Aylardır ağzından tek bir kelime çıkmıyor, çünkü tek isteği bir jet pilotu olmak ve bu isteğini gerçekleştirene kadar da konuşmamaya ant içmiş. Bir de evin büyükbabası var. İkinci Dünya Savaşı gazisi. Eroin bağımlısı. Ağzından küfür eksik olmuyor. Küçük Olive’i yarışmaya o hazırlıyor. İşte bu birbirinden ilginç üyelere sahip olan ailemiz, Olive’i yarışmaya götürmek için eski püskü, sarı bir VW minibüse atlıyorlar ve yola koyuluyorlar. Yolda başlarına gelmedik kalmıyor. Minibüsleri de, aile içindeki sorunlara bir metafor oluşturuyor adeta. Devamlı sorun çıkarıyor, düzgün gitmiyor, eskimiş. Başta herkesin istemeye istemeye katıldığı bu yolculuk, onca aksiliğe, onca acıya rağmen neşeyle sona eriyor.

Filmde devamlı üstünde durulan tema, kazanma ve kaybetme kavramları. Evin babası “Yeryüzünde iki tip insan vardır: kazananlar ve kaybedenler.” diyor. Ona göre özür dilemek, alay etmek, sadece kaybeden insanların yapacakları şeyler. Burada Amerikan sistemine bir eleştiri var. Kazanma hırsı her zaman olumlu sonuçlanmayabiliyor. Filmde de görüyoruz bunu. Ancak bu konuda belki de en güzel mesajı evin dedesi veriyor. Yarışmadan önceki gece Olive’le konuşan dede, ona, “Asıl kaybeden kişi, kazanmaktan korkan ve denemeye dahi cesaret edemeyendir. Deneyen kişi, kazanan kişidir.” diyerek olması gerekeni özetliyor. Nitekim, filmin sonunda da bu sözün ne kadar doğru olduğunu görüyoruz.

Filmin eleştirdiği başka bir konu ise, estetik kaygısı. Estetik uğruna küçücük çocukları bile Barbie-Chucky kırması yaratıklar haline getirmekten imtina etmeyen sistemin çarkına lanet okuyorsunuz. O filmin sonundaki güzellik yarışmasındaki çocukların hali nedir Allah aşkına? O aşırı makyajlar, saç-baş… Gerçekten mide bulandırıcı. Tüm o boyalı, sıska çocukların arasında bizim gözlüklü, şişko, sade Olive’imiz, gönlümüzün ‘Little Miss Sunshine’ı oluyor. Diğer çocukların, kadınsı görüntülerle çocuksu hareketler yapmasını alkışlayan, katıla katıla gülen seyirciler; yaşının gerektirdiği şekilde olan ama kadınsı hareketler yapan Olive’imizi izleyince pek de rahatsız oluyorlar nedense.

Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen aile olmanın kenetleyici ruhu filmin sonlarına doğru ortaya çıkıyor. Tüm o ezik aile bireyleri, kendi güçlerinin farkına varıyorlar, sıradan insanlar gibi rol yapmanın, maske takmanın yerine, ‘göründüğün gibi olmanın’ insanı mutlu ettiğini ve insanı farklı kılan şeyin de, insanın kendisi olmaktan geçtiğini anlıyorlar. Filmin en etkileyici sahneleri ise, Dwayne’in renk körü olduğunu öğrendiğinde arabadan atlayarak bağırması, Olive’in onun yanına gidip boynuna sarılması ve Dwayne’in Olive’i kucağına alması; Richard’ın çok istediği işi alamadığını öğrendiğinde, aksi büyükbabanın Richard’ı teselli etmesi; Olive’in yarışmada sahneye çıkmasından hemen önce Dwayne ve Frank’in iskelede yaptıkları konuşma ve tabii ki filmin sonundaki güzellik yarışması gösterisi.

Tüm oyuncular da müthiş performans göstermişler. 11 yaşındaki Abigail Breslin, dünyanın en iyi çocuk oyuncularından biri. O yaşta o performansı gördüğünüzde, onun bir çocuk olduğuna inanamıyorsunuz. Greg Kinear ve Steve Carell sadece mimikleriyle bile güldürebiliyorlar. Toni Collette, anne rolünde çok başarılı. Sorunlu ergen Dwayne rolü, Paul Duno‘ya çok yakışmış. Filmin yarısından çoğunda tek kelime bile konuşmuyor ama bu anlarda bile oyunculuğuna hayran kalıyorsunuz. Ve tabii ki büyükbaba rolünde Alan Arkin. Bu sene, bu rolüyle ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı’nı aldı. Fazla söze gerek yok sanırım. Oscar demişken, film ‘En İyi Film’ dalında da Oscar’a aday olmuştu ancak kazanamadı. Bunun yerine, aday olduğu diğer bir dal olan ‘En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ı’nı kazandı. Ayrıca Abigail Breslin de daha 11 yaşında olmasına rağmen ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ dalında aday olmuştu Oscar’a.

Kahkahalarla gülmek, aynı zamanda hüzünlenmek, biraz düşünmek, sistem eleştirisi yapmak, empati kurmak istiyorsanız bu filmi öneririm. Çok keyifli bir 100 dakika geçireceğinizden emin olabilirsiniz. Ha, bir de Proust’tan bahsetmeyi unuttum. Frank’in iskelede Dwayne’e söylediği Proust’un sözleri de, filmin tümünü özetler nitelikte: “Kötü anlarımız, en değerli anlarımızdır. Bize en çok şeyi öğretenler onlardır.”

Digital District‘ten müthiş bir video.